II. Abdülhamit döneminde kurulan; 1881-1939 seneleri arasında Osmanlı İmparatorluğunun dış borçlarını denetleyen Düyun-ı Umumiye, sözcük olarak “Genel Borçlar” anlamına gelir. Osmanlı ilk olarak 1854’te Kırım savaşı yıllarında maliyetleri karşılamak amacıyla dış borçlanmalara başlamış ve 1874’a kadar 15 ayrı dış borçlanma gerçekleşmiştir. Bu dönem içinde 239 milyon lira borçlanıldığı halde, hükumetin eline yalnızca 127 milyon lira geçmiştir. Mali durumu Kırım Savaşı yıllarında çözemeyen devlet, savaştan sonra da borçlanmayı sürdürdü. Bundan sonra da borçlanmayı neredeyse alışkanlık haline getiren Osmanlı, yaşadığı her ekonomik sıkıntıda dış borç almaya başladı.

Bu paraların verimli kullanılamaması sonucu kısa bir sürede, değil borçları, faizleri dahi ödeyemez hale geldik. 1874’te mali iflasın eşiğine gelindi ve bir kararname çıkarıldı. Kararnamede Osmanlı, vadesi gelen borç taksitinin ancak yarısını ödeyeceğini açıklıyordu. Ancak açıklanan bu söz de yerine gelmedi. 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi yıllarında, Osmanlı yönetimi yeni bir mali bunalıma sürüklendi ve Osmanlı Bankası ile Galata Bankerlerinden almış olduğu iç borçlarını da ödeyemeyeceğini açıkladı.

Türkiye Cumhuriyeti; Düyun-u Umumiye’ ye olan borcunun son taksitini, ilk dış borcun alınmasından tam bir yüzyıl sonra, 1954’te ödedi. Düyun-u Umumiye Binası, 1897’te Fransız Levanten mimar Alexandre Vallaury tarafından inşa edilir. Bina 1933’te Atatürk’ün emri ile İstanbul Lisesinin kullanımına sunulmuştur.

Hiçbir borcu ödeyemeyen Osmanlı, sonunda alacaklılarla anlaşma yoluna gitti. 1879’da damga, alkollü içki, balık avı, tuz ve tütünden alınan vergi gelirlerini 10 yıl boyunca iç borçlar karşılığı alacaklılara bırakılacaktı. Ancak alacaklı devletler duruma tepki gösterdi ve 1881’de neredeyse alınan vergilerin tüm geliri iç ve dış borçlara ayrıldı. Bu vergileri toplama ve alacaklılara ödeme görevi de yeni kurulan Düyun-u Umumiye İdaresi’ne verildi. Bu kurum kurulduktan sonra da Osmanlı mali sıkıntılar nedeniyle her sıkıştığında dış borç almak zorunda kaldı.

Lozan Antlaşması ile, Osmanlı Devletini yarı-sömürge seviyesine indiren bu kurumun vergi gelirlerini denetlemesi sona erdi. Sadece borçların alacaklılara paylaştırılması görevini sürdürmeye devam etti. Bu borçlar, İmparatorluk yıkıldıktan sonra, bu topraklarda kurulan devletler ve Türkiye arasında pay edildiyse de en büyük borç yükü Türkiye’ye verilir.